Quentin Tarantino - BÖLÜM III: Yükte de Pahada da Ağır Roman
BÖLÜM III: Yükte de Pahada da Ağır Roman
Tarihler 1994’ü gösterdiğinde, sinema tarihindeki en ilginç deneyimlerden birini yaşar izleyiciler. Afişinde “femme fatale” görünümlü, ağzında sigarasıyla Uma Thurman olan bir film gösterime girer. Yönetmeni tanıdıktır: İki sene önce, dünyayı şoke eden bir suç alegorisiyle arz-ı endam eden Quentin Tarantino. Fim, “pulp”ın ve “pulp fiction””ın tanımıyla başlar ki aslında Tarantino ne yaptığını daha o anda söyleyiverir. Kafede oturan ve soygunlardan bahseden iki aşık, bir anda mekanı soymaya karar verirler, yerlerinden kalkıp ağızlarına geleni söyleyerek durumu açıklarlar, başlayan müzik, hipnotikten öte, enerjiktir ama kendine has bir merak duygusu da uyandırır. Jenerik girer ve seyirci, şimdiye kadar çekilen en ayrıksı filmi seyretmeye başlar: “Ucuz Roman” (Pulp Fiction).
Film, iç içe başarıyla geçmiş, üç adet hikayeyi içermektedir. Ama her hikayeden önce bir “taksim” vardır. Bunların birincisi ve en “pulp” ı, “Vincent & Marsellus Wallace’ın Karısı”dır (Vincent & Marsellus Wallace’s Wife). Bu kısma girmeden, Vincent (John Travolta) ve Jules (Samuel L. Jackson) arasındaki Tarantinesk diyaloglara şahit oluruz. Ayak masajından, Fransa’daki hamburgerlerin adlarına kadar, beyazperdede seyrettiğimizde anlamsız bulabileceğimiz, ama günlük hayatımızda aşağı yukarı buna yakın yaptığımız muhabbetleri, bir de bu ikiliden dinleriz. İkinci hikaye, Bruce Willis’in bir boksörü canlandırdığı “Altın Saat” (The Gold Watch). Babasından kalan bir saati apartman dairesinden almaya gitmesiyle içine girdiği olayların anlatıldığı bölümde, kimi anlar vardıki, gerçekten görülmeye değerdi. Bunların en ilginci, hiç kuşkusuz, siyah mafya lideri Marsellus Wallace’ın tecavüze uğramasıydı. Şike yapmadığı için kaçtığı Marsellus Wallece’a, yardım etmek gibi absürd durumlarda kalan Butch (Bruce Willis), sonunda, sevgilisi, lolita kıvamındaki Fabienne (Maria de Mederios) ile kaçar. İki hikaye de birbirine göbekten öyle bağlıdır ki, ilk kısımdaki Vincent ve Jules Maesellus’un adamlarıdır, hatta Butch evine girdiğinde, onun bekleyen Vincent’tır. Vincent ile Butch birbirlerini daha önce de görmüşlerdir. Ama o an, öyle ustalıklı bir kurguyla daha önce gösterilmiştir ki, bu ustalığın kaynağının üçüncü kısmın ikinci kısımdan önce gerçekleşmesi olduğunu söylemek, yeterince kafa karıştırıcı ve filmi seyretmeye itekleyici olur. Bu bölümün başındaki, Capt. Koons’u oynayan muhteşem Christopher Walken’ın, çocuk Butch’a, saati nasıl getirdiğini ve büyük çoğunluğunu uzun ve tek bir planda anlattığı hikaye, gerçekten dinlemeye değer. Üçüncü bölümden önce, tekrar birinci kısmın taksiminin ortasına döneriz, film ordan devam eder. Arabada götürdükleri çocuğun beynini, bir hendek sonucu, silahın patlamasıya dağıtan Vincent ve o andaki şoför Jules, oluşan pisliği temizlemek için, arkadaşları Jimmie’nin (Quentin Tarantino) evine giderler fakat Jimmie onları iyi karşılamaz çünkü karısı Bonnie, kısa süre sonra eve gelecektir. Jules, Marselus’u arar ve bir “çözen” gerektiğini belirtir. Sırada Winston “The Wolf” Wolfe (Harvey Keitel) vardır ve çözmesi gereken durum üçüncü bölümün de adıdır: “Bonnie Olayı” (Bonnie’s Situation). Wolf, üzerine düşeni yapar ve düğümü çözer. Temizlenen Jules ve Vincent, filmin başındaki kafeye giderler ve film başladığı yerde biter. Sıçramalı ve kısmen de, paralel kurgunun çok sıkı bir örneği olan filmde, yeniden doğan John Travolta, Vincent Vega rolüyle döktürürken, başta Uma Thurman olmak üzere (Mrs. Mia Wallace), Samuel L. Jackson ve Bruce Willis, muhteşem birer oyunculuk çıkarıyorlar. Diyaloglarından, müziğine kadar son derece çarpıcı olan film, Akademi ödüllerinde, yedi dalda aday oldu, en iyi senaryoyu kazanan Quentin Tarantino, kimseye teşekkür etmedi konuşmasında ve filmi, Cannes’da da Altın Palmiye’yi alan filmdi.
Artık devrim gelişimini tamamalamış ve Tarantinesk filmer furyası, dünyada başlamıştı. Sinema dünyası, sokağı, insan ilişkilerini olduğu gibi, suçun işleyenlerini, bu kadar özensiz, olduğu gibi, günlük halleriyle anlatmayı, devrim saymıştı. Günlük hayata gizli kamera sokan bu tavır, o yıllaradan günümüze kadar en fazla benimsenen, en fazla taklit edilen tavır oldu. Tarantino diyologları ve kahramanlarına, hemen her filmde rastlar olduk.
Ardından, 1995 tarihli bir ortak çalışma geldi. Dört adet yönetmenin, ki bunlar, Allison Anders, Alexandre Rockwell, Robert Rodriguez ve yazımız gereği Quentin Tarantino, bir oteldeki dört odada geçenleri, otelin komisinin (Tim Roth) gözüyle anlatması şeklinde özetlenebilecek filmde finali, Quentin Tarantino’nun, “hollywooddan Gelen Adam” (The Man From hollywood) adlı bölümü yapıyordu. Ama özellikle Quentin Tarantino’nun kankası Robert Rodriguez’in yönettiği üçüncü bölüm (The Missbehavers), sinema terihindeki en komik sahnelerden birkaçını barındıryordu ki Antonio Banders, en iyi performanslarından birini ortaya koyuyordu. Tarantinonun performansı ise olağandı. İnce zekası, filmin geneline de yansımış ve paralel kurgu yine kendini filmde göstermiştir ki bunu, Tim Roth’un, koşuşuturmacasından ve telefon görüşmelerinden anlıyoruz. Sanırm herkes, filmin son yarım saatinin yeterli olduğunda hemfikirdir. Robert Rodriguez de, kendi bölümünün kimi yerlerinde, Tarantino’ya selam yollamaktan geri kalmıyor. Filmin gazını kaçırmamak için, bu sahneler hakkında tüyo vermemek en iyisi...
Bergman anısına...
Bergman’ın filmleri umudunu yitirmiş, hüzünlü bir dünyanın ve kendi çocukluğunun psikolojik analizleriyle dolu. Karakterleri parçalanmış, krizdevamy...
Antonioni: 'Blow-Up'
Thomas, Londra metropolünde sıkılarak ordan oraya savrulan, genç ve ünlü bir fotoğrafçıdır; çekimlerde birlikte çalıştığı modellerde en az kdevamy...